Günümüz Kutlu Olsun!

“Bugün için hazırlayacağımız içerik için düşünürken, büyük bir paylaşım yapmaya mecbur hissettiğimi fark ettim. O an fikir aramayı bıraktım çünkü bence kadının özgürlüğünün temelinde mecburiyetlerden kurtulmak var. Bizim için yazılan rolleri kabul etmemek, yapacaksın denileni değil, yapmak istediğinin peşinden koşmak, öz-benliğini keşfedip, içindeki vahşi dişi kurdun iç güdülerini takip etmek…Bence özgürlük bu. Kadının özgürlüğündeki temel; hayatımızın her alanındaki (fikirlerimiz, yaşamlarımız ve bedenlerimiz üzerindeki) kontrol mekanizmasını yıkmak. Farklılıklarımızı kabul etmek, kabul ettirmek ve seçim hakkı olan bir birey olarak onları yaşamak. … Özetle; kadınlar gününün, kadın olmayı yüceltmekle, hediyeler ve indirimlerle, “dokunduğumuz her yeri güzelleştirmek”le alakalı olduğuna inanmıyoruz. Bizce bugün, üzerinde kurulan kontrol ağlarını fark etmenin ve onları reddetmenin ve onlara direnmenin günü. Günümüz kutlu olsun!“


Geçen sene tam da bunları yazmışız 8 Mart’ta. Bu sene hala bunlara inanıyoruz. Ancak bu sene, bir adım daha cesur davranıp, üzerimizde kurulan bu kontrol ağlarını fark edelim diye İzmir’de Originn’in ev sahipliğinde “Beden Politikaları, Kadın Bedeni ve Moda”yı konuşmak için bir araya geldik. Bu 8 Mart’ta da o gün konuştuklarımızın kısa bir bölümünü paylaşalım istedik. Zaten bize her gün kadınlar günü!


Günümüz kutlu olsun!

Sevgiler

Gözde 💖



“Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetten farklı olarak, kadın ve erkeğin sosyal ve kültürel açıdan tanımlanmasını, toplumların bu iki cinsi birbirinden ayırt etme biçimini, onlara verdiği toplumsal rolleri anlatmak için kullanılan bir kavramdır.”


Toplum ve kültür kadınlığı ve erkekliği belirleyen davranış, düşünce, tutum ve karar verme kriterlerini tanımlıyor. Gelişmeci görüşe göre, toplumsal cinsiyet ile biyolojik cinsiyet arasındaki ilişki oldukça zayıf. Eril ve dişil bedenin üreme ile ilgili iş bölümlerinden kaynaklı olarak gelişen fiziksel farklılıkları dışında pek çok alanda aralarındaki biyolojik farklılığın öneminden söz etmek mümkün değilken, kas gücü gerektiren işleri bir tuşa basarak yapabildiğimiz günümüzde, kadın ve erkeğin fiziksel yetersizliği ya da gücü sebebiyle eşitliksiz iş bölümüne maruz bırakılması geçerliliğini çoktan kaybetti. Peki tarihte şöyle ilk zamanlara gittiğimizde, iki cins arasındaki tüm bu farklılıklar nasıl oluştu? Kadının erkekten daha güçsüz, yetersiz ve “öteki” olduğu bilgisi nereden geliyor? Bedenlerin üreme sürecindeki farklı fonksiyonları, cinsiyetçi ve eşit olmayan iş bölümüne sebep olmuş olabilir mi?


Simone De Beauvoir, İkinci Cins kitabında buna şöyle değiniyor:


“Sözün kısası, o zamanki kadınlar da ne denli yapılı olurlarsa olsunlar , çocuk doğurma işinin getirdiği yükler onlar için epey elverişsiz bir durum yaratmaktaydı… Sıradan kadınlara gelince, gebelik, doğum ve ay başı rahatsızlıkları onların çalışma yetilerini azaltmakta, uzun süren sakatlık dönemlerine mahkum etmekteydi; düşmanlardan korunmak, hem kendilerine, hem de yavrularına bakabilmek için savaşçıların koruyucu kanatlarına ve erkeklerin avladığı hayvanlara, tuttuğu balıklara gereksinimleri vardı; gebeliği önleyecek hiçbir çare bulunmadığı ve doğa öbür memelilere olduğu gibi kadına belli kısırlık dönemleri bağışlamadığı için, art arda gelen doğumlar zamanlarının da güçlerinin de çoğunu yiyip bitiriyordu herhalde…”


Bu durum erkeğin, topluluğu koruduğu ve yaşamın devamlılığını sürdürdüğü fikrine varmasına ve bunun üzerinden kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmaya başlamasına sebep olmuş gibi görünüyor. Kısacası dişil bedenin erkek bedenden daha yetersiz, güçsüz ve zayıf olması üzerine kadının hane içi işlerle (çocuk bakımı, ev işleri, tarım, erkeğin yaptığı işlere destek olma gibi), erkeğin ise daha yaratıcı ve tehlikeli işlerle (silah üretme, avlanma, savunma gibi) uğraşması, cinsiyetçi iş bölümünü doğuruyor. Bu iş bölümü ise toplumsal düzeni oluşturan tüm sosyal sistemlere yerleşiyor ve tüm bu sosyal sistemlerin disiplin araçları ile beden üzerinde pekiştiriliyor. Beslenmeden, kas gelişimine, eğitimden, ahlaki öğretilere kadar bedenlerimizin bu normatif hakikate uygun şekilde cinsiyetleştirildiğini görüyoruz. Doğuştan itibaren farklı renkler ve kıyafetler giyiyoruz, farklı oyuncaklarla ve farklı mekanlarda oynuyoruz, farklı okullar ve bölümler seçiyoruz, farklı işlerde çalışıyoruz. Eril ve dişil bedenlerimiz farklı şekillerde toplumsallaşıyor. Bu normatif hakikat mitler, gelenekler, ritüeller aracılığı ile gerekçelendirilmiş ve neredeyse doğal gibi algılanır olmuştur ve kadın bedenine, geçmişine ve geleceğine kazınıyor. Bu ata-erkil toplumsal düzende erkekler kendileri olabiliyor da kadınlar yalnızca “öteki” olabiliyor. Kadın “kendi” bedeninden kopuk bir varoluş sergiliyor. Toplumsal cinsiyet ve rolleri gündelik hayatın unsurları içine öyle bir gizleniyor ki bunların toplum tarafından yaratılan normlar olduğunu fark etmek oldukça güç. Kadın kapalı ve gizli bir nesne olarak derin ve anlamı kestirilemeyen bir utanç ve suçluluk duygusu ile yaşıyor. Erkeklerse kamusal alanlarda kadınlardan daha fazla yer kaplıyor.


Toplumsal cinsiyet tanımlarının yapıldığı ilk zamanlardan beri kadınlar elbette giriştiği birçok mücadelenin sonunda çok önemli kazanımlar elde etti. Mesela şu an bu toplumsal iş bölümünden bahsedemeyeceğimizi söyleyebilirsiniz. Batı kültürlerinde artık kadınlar erkeklerin yaptığı birçok işi yapıyorlar, eşit eğitim alıyorlar, siyasi ve yasal haklarını kazandılar. Doğum kontrolünün 60larda ve kürtajın çoğu ülkede 80lerde serbest bırakılması ile cinsel ve üreme haklarını kazandılar. Eğitimli, ekonomiye katılan, domestik alandan çıkmış, seçme ve seçilme hakkını kullanan kadınlarız. Peki kendimizi özgür hissediyor muyuz? Annelerimizin, büyük annelerimizin kazandığından daha fazla para kazanıyoruz; iş dünyasında, gece hayatında, meydanlarda siyasette hiç olmadığımız kadar aktif bir konumdayız. Aynı şekilde bedenlerimizle ilgili tatminsizliğimiz, bedenimizden duyduğumuz utanç, suçluluk duygusu daha önce hiç olmadığı kadar fazla. Günümüzün post-modern tüketim toplumunda ideal beden şekli ve güzellik miti eril düzen içinde kadının bedeni üzerine uygulanan sembolik bir şiddet olarak karşımıza çıkıyor.


Güzellik fikrinin politik bir araç olarak kullanıldığı bu ideoloji kadınların kendisini değersiz ve yetersiz hissetmesini sağlıyor. Çok açık ki modern ekonomi kadınların bedenlerinin, yüzlerinin, saçlarının, ciltlerinin yetersiz olduğunu düşünmesi ve kendilerini sürekli bir dönüşüme tabii tutması üzerine kurulu. Diyet, kozmetik, estetik cerrahi ve moda endüstrilerinin büyüklüğünü bir hayal etsenize. Bugün hep birlikte “kendimizi sevmeye karar verirsek, kaç tane sektörün batacağını bir düşünün. Çoğumuz azımsanmayacak kadar zamanımızı, paramızı ve duygusal kaynağımızı “sponsorlu” güzellik standartlarına uyum sağlamak için harcıyoruz. Zihnimizin büyük bir kısmını, ne yiyeceğimiz, bu elbiseyle nasıl göründüğümüz, makyajımızın ya da saçımızın bozulup bozulmadığı kaplıyor. Sanayi devrimi öncesinde eve sıkıştırılan kadın, aslında şimdi de kendi bedeninin sınırlarına sıkıştırılıyor. Bu sınırlar gerçek bile değil.


Bu güzellik ideallerinin dışına çıkmak bedenlerimizi tanımak, “kendiliğimizi” bulmak aslında yapabileceğimiz en etkili şey. Gülmek devrimci bir eylemdir diye bir söz vardır. Bence çok güzel bir söz. Ben onu şöyle değiştirdim ve kendime sıklıkla söylüyorum. Kendini sevmek devrimci bir eylemdir. Çünkü gördüğümüz gibi, bize sürekli yetersiz olduğumuzu söyleyen, bizi hep “sözde geliştirmeye” çalışan, ama bir o kadar da tahrip edip, sömüren bu eril düzende; bedeninle barışmak, yabancılaştığın kendini bulup ötekileştirmekten kurtulmak en köklü toplumsal dönüşümü sağlayacaktır. Burada en önemli şey, toplumsal olarak bizi çevreleyen bu kontrol mekanizmalarının, tahakküm şekillerinin FARKINA varmak. Bu yüzden bedenimize, çevremizdeki kadınların bedenlerine, ailemizdeki kadınların bedenlerine; doğanın kendisine farkındalıkla bakarsak, sonra onu tanıyıp, yargılamadan gözlemlersek bedenimizle kurduğumuz ilişki gerçek bir ilişki olacaktır. Biz yüzyıllardır kendimize eril bir gözle bakıyoruz. John Berger’in dediği gibi “Men look at women. Women watch themselves being looked at.” Önce kendimize, kendi gözlerimizle bakmayı öğrenmeliyiz. Birbirimizin tercihlerini her alanda desteklemeliyiz. Bence özgürlük nasıl yaşayacağının tercihini yapmak ve onu yaşayabilmek.


Öte yandan kesinlikle yanlış anlaşılmak istemem. Elbette bu kadınların “güzelleşmek” için yaptıkları her şey yasaklansın demek değil. Söylemek istediğim ve inandığım şey, güzel ya da çirkin sıfatlarının çok ötesinde kendine bakabilmek. Eril sistemin ürettiği kelimeleri, sıfatları, bakış açılarını kullanmamak. Onları reddedip yeni bir dil oluşturmak, yeni bir pencere açmak. Bu yeni yaşam alanında da gönlünden ne geçiyorsa onu yapmak, el alem ne derse desin! Ve birbirimize kendi gözlerimizle bakmak… Bize öğretilen tüm o rekabet ve hırsın ötesinde, dayanışmayla, özenle, şefkatle, içtenlikle birbirimize sarılmak. Birlikte güçlenmek ve birlikte “kendi” varlığımızla ve doğamızla bütünleşmek.


Ben sürekli kendime şunları hatırlatıyorum, bunları her hatırladığımda daha da özgürleştiğimi hissediyorum. Bugün bunları sizinle de paylaşmak isterim.


  • Kendini sev. Nasıl görünürse görünsün, bu senin biricik bedenin.

  • Etrafındaki kadınlarla çekişme. Hepsi senin gibi çok mücadele ediyor ve hepsi hak ediyor.

  • Bedenini, insanları ve doğanı yargılamadan gözlemle. Sana öğretilen her bilgiyi doğadan referans alarak sorgula.

  • Şefkatli ol, vicdanını ve iç güdülerini dinle, kalbinden geçenin peşinden git.

  • “İyiliği çoğalt”



Recent Posts

See All

Yavaş Moda: Sabretmenin Değeri

Ren’in arkasındaki ilk fikir bedenlerimizi hiçbir anlamda sınırlamayan, rahat ve özgür giysiler üretmekti. Bu fikirle yola çıktığımızda bunu nasıl yapacağımız üzerine düşünmeye, okumaya ve araştırmaya

  • Instagram Social Icon
  • Pinterest Social Icon